gastronot

yeme-içme kültürüne dair...

Fotoğrafım
Ad:
Konum: İstanbul, Turkey

Merhaba, ben Bahar Yaka. 36 yıllık hayatımın 24 yılını doğduğum şehir olan İzmir'de geçirdim. Yemek yapmayı ve yemeyi çok seven, her öğünün adeta ritüel olduğu bir ailede büyüdüm. Herkesin bulunmak için büyük özen gösterdiği akşam yemeklerinin, geç vakit yapılan pazar kahvaltılarının tadı hala damağımdadır. Balkan kökenli bir ailenin 2. kuşak İzmir'lisi olarak, damağım hem Akdeniz mutfağının eşsiz lezzetleriyle tanıştı hem de Trakya mutfağının ot kokulu yemeklerinden tattı. Böylece yemek ve içmek hayatta en çok sevdiğim şeylerin başında yeraldı. Yaşım ilerledikçe şarapla tanıştım. Hatta tanışmakla kalmayıp kendi şarabımı yapmaya başladım. Şarabın en yakın dostu olan peynir ise, asla vazgeçemeyeceklerim arasındaydı. Her yeni tadın içindekini keşfetmek ve onu denemek en büyük hobilerimden oldu. Bu site sayesinde de bildiklerimi sizlerle paylaştım.

Çarşamba, Mayıs 31, 2006

Sevgili tata için Panna Cotta tarifi

Az önce yazım için bir yorum aldım. Sevgili tata (sağolsun her zaman yazılarımı okur ve yorumlar), yazının tamamını büyük bir sabırla okumuş ve dört gözle Panna Cotta'nın tarifini beklemiş. Ama Bahar'da neeeerdeee tarif yazmak, bir fotoğraf bile yapıştıramamış. İşte hemmen geliyor Panna Cotta tarifi... Ama tabii ki sadece Tata için değil, denemek isteyen herkes için : ))
Önce malzemeler (Bu arada Panna Cotta fotoğrafı görmek isterseniz tıklayın) :

Panna Cotta (10 kişilik)
200 gr. süt
600 gr. krema
8 adet yaprak jelatin (ya da 40 gr. toz jelatin)
10 adet plastik bardak
450 gr. çilek reçeli (biz o gün gül reçeli kullandık)
100 ml. likör (reçelinize en uygun olanı)
Süt ve kremayı bir kaşerolde karıştırın. Ocağa alıp bir taşım kaynatın ve hemen ocaktan alın. Başka bir kapta jelatini, biraz su ile kabartın. Çırpma teli ile karıştırarak jelatini, süt & krema karışımına ilave edin ve bir taşım daha kaynatın. Jelatinin tamamının eridiğinden emin olun ve karışımı süzgeç yardımıyla başka bir kaba süzün. Plastik bardaklara eşit olarak paylaştırın. Oda sıcaklığına ulaştıktan sonra buzdolabında en az 1 saat bekletin. Bu arada bir tencerede, reçelinizi ısıtın, içine likörü ilave edin. Liköre rağmen çok yoğun ise, biraz sıcak su ilave edin. Soğumaya bırakın.
Servis sırasında, tabağa bir kepçe likörlü reçel sosunuzdan dökün. Bardağı ters çevirin Panna Cotta'yı sosun üzerine ters çevirin. Kalıptan çıkarmakta zorlanırsanız, bardağı çok kısa bir süre sıcak suya batırıp çıkarın, daha kolay kendini salacaktır.
Panna Cotta'nın reçetesinde hiç şeker olmadığı için, reçel olmasa bile mutlaka yoğun şekerli bir sosla servis yapın. Afiyet Olsun...

Pazartesi, Mayıs 29, 2006

Mutfak Kültürü Atölyesi (1. ders)

28 Mayıs Pazar günü "Mutfak Kültürü Atölyesi"nin ilk çalışmasını gerçekleştirdik. Sayımız neredeyse yirmiyi bulduğu için benim dükkana sığamadık ve bundan böyle atölye çalışmalarımızı sürdüreceğimiz yeni mekanımız, Sister's Restaurant'ın mutfağına taşındık. Sevimli bir mutfağımız, anlayışlı ev sahiplerimiz vardı. 20 tane acemi çaylağın mutfaklarında pürpanik koşturmalarını, büyük bir şaşkınlıkla seyreden mutfak personelinin yüzlerini hiçbirimiz unutmayacağız :) Herkesin bir an önce mutfağa inmek istemesine ve karınlarımızın zil çalmasına rağmen, sevgili şefimizin verdiği mutfak kültürüne dair teorik bilgileri hevesle dinleyip notlar aldık. Gruplara ayrılıp, iş bölümü yaptık. İş bölümü yaparken kur'a çektik ve hiç istemediğim servis işi bana çıktı. İstemiyordum çünkü, ben mutfakta olmalıydım... Ama tabii ki ben de servis saatine kadar, mutfaktan hiç ayrılmadım. Herkese elimden geldiğince yardım ettim. Çok şey öğrendim.
Hummalı bir çalışmanın sonucunda, şefimizin bizim için önceden hazırladığı menüyü hayata geçirdik. Genelde mutfakta yalnız çalışan biri olmama rağmen, ben bu curcunadan çok ama çok keyif aldım. Yemekler servise çıkınca, aşağıdaki o kaostan nasıl böyle sakin görünüşlü, nefis yemekler çıktı anlayamadım. Ama yine de ilk dersimiz ve hepbirlikte ilk mutfağa girişimiz olduğunu düşünürsek, çok başarılı bir çalışma idi... Menümüzde neler mi vardı? Hemen yazayım:
Taze baharatlı çılbır
Etli Türkmen mantısı
Piliç Topkapı (Sebzeler eşliğinde)
Ege Salatası
Panna Cotta, çikolata kaplı meyveler
Meyve suyu
Servis'ten sorumlu ben ve diğer 3 servis arkadaşımın hazırladığı sofra (toplam 21 kişilik)
Yoğurt sosuna, süt kreması, taze nane, maydonoz ve dereotu eklediğimiz çılbırımız nefis bir iştah açıcıydı...
İçinde kıyma, soğan, zencefil ve taze kişniş olan Türkmen mantısı ise, ilginç hamur kapatma yöntemiyle, biz acemilerin elinde oldukça farklı varyasyonlarda şekillendi... Soya soslu bir karışımla servis edildi...
Piliç Topkapı'nın fotoğrafı için çok özür diliyorum ama, o kadar çok acıkmıştım ki, bir de mantı yiyememenin verdiği sıkıntıyla fotoğraf çekmeden yemeye başladım. Çok şükür ki bitmeden aklıma geldi. Servis personeli olduğum için, iki servis arasında bir koşu kendi yemeğimi tatmaya giderken onu unutmuşum. Evde tekrarladığımda söz, çok daha iyisini ekleyeceğim. İçine, mantarlı, bademli iç pilav doldurulmuş piliç göğüs yanında, haşlanmış, soslanmış brokoli ve Fransız fasulyesi...
Domates, salatalık, taze soğan, kuru soğan, taze nane, maydonoz, dereotu ve beyaz peynirden oluşan Ege Salatamız...

Servis yapmaya çalışırken unuttuğum ve yedikten sonra, tadını çıkartırken aklıma gelen diğer bir lezzet de tatlımız "panna cotta ve çikolatalı meyveler" onları da bir daha ki denemede yazarım. Bize bildiklerini öğrettiği için şefimiz Emrullah Bey'e, bize mutfağını açan sevgili Sister's sahiplerine ve bize günboyu tahammül eden mutfak personeline yürekten teşekkür ederim. Önümüzdeki ay, yeni lezzetlerde görüşmek üzere...

Cumartesi, Mayıs 27, 2006

TSANTALI TÜRKİYE'DE...

Şarap üretmek, kesinlikle bir sanat ve Dünya'da sayılı kişi bu sanatı layıkiyle icra edebiliyor. Onların uzmanlığı iyi şarap yapmak. Ama bazılarının uzmanlığı ise, bu iyi şarapları saklandıkları kavlarından bulup çıkarmak ve mantarını bizden önce koklamak... Bize düşense sadece, onlara soframızda hakettiği yeri ayırmak.
Şarap Anadolu'nun, bin yıllar önce karşısına çıkmış olan bir şans aslında. Ama aynı zamanda, pek çok şeyde olduğu gibi kıymeti anlaşılamayan, elden kaçırılan bir fırsat da... Her ne kadar bin yılların kaybı kısa zamanda telafi edilemeyecek olsa da, bunun için çalışan bir çok şarapsever var aramızda. İşte onlardan birkaçı olan sevgili Kostas ve Spiros ile şirin mi şirin bir mekan olan Bade Butik'in sahibi sevgili Ebru, geçen perşembe bizi TSANTALI ile tanıştırdı.
Tsantali (Çantali diye okunuyor) Yunanistan'ın en büyük, Dünya'nın ise sayılı şarap üreticilerinden. Yunanistan'ın Haldikidi bölgesinde yeralan tesislerinde, yine aynı alana yayılmış bağlarında yetiştirdiği üzümleriyle, çok uzun zamandır şarapseverlerin hizmetinde ve artık ürettiği bu güzellikleri, en yakın komşusuyla paylaşma isteğinde...
Biz o gün, Türkiye pazarına ilk kez dahil olacak, Retsina'yı (reçina diye okunur) tatmak için oradaydık. Retsina dolapta, ideal sıcaklığına ulaşırken Spiro bize, çok güzel bir dömisek beyaz ikram etti.

Imiglykos, bizim ülkemizde "tatlı bayan içkisi" denilen ve bana daima saçma gelen bir ifadenin kurbanı olabilecek lezzette yarı tatlı bir beyaz. Hiçbir şaraba cinsiyet yakıştırmayı sevmeyen ve her zaman sek şarapları tercih eden ben bile Imiglykos'dan çok etkilendim ve O'nu oldukça feminen buldum. Bundaki en büyük etken, etiketindeki Antik Yunan kostümlü 3 bayandı belkide ya da hafifliği ve ferahlatıcılığı. Ama yine de ben, heyecanla Retsina'yı bekledim.

Retsina (reçina diye okunuyor), tahmin edeceğiniz gibi, adını çam ağaçlarının reçinesinden alıyor. Daha üretimin ilk aşamalarında, şarabın içine eklenen reçine, nihai ürünün daha sağlıklı bir şekilde muhafaza edilmesini sağlarken, şaraba çok özel bir de aroma katıyor. Bu iki olumlu özelliğiyle şarabı destekleyen reçine ile Yunanistan'ın bütün karakteristik özelliklerini taşıyan beyaz üzümlerinin biraraya gelmesiyle Retsina doğuyor ve yıllar sonra komşu ülke topraklarında kadehlerimize doluyor.

Kadehi koklamak, aldığınız ilk yudumu ağzınızın içinde dolaştırmak, genzinizde, boğazınızda o reçine kokusunu hissetmek çok heyecan verici. Hazırlıklı olmamıza rağmen şaşırtıcı. Emin olun ki Retsina, bu güne kadar tattığınız beyazlardan çok farklı. Kostas'ın dediği gibi, "O'nu bir beyaz şarap olarak tadarsanız hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz...". Evet, gerçekten de o, bugüne kadar tattıklarımdan çok farklı, çok şahsına münhasır... Kesinlikle bildik beyazlardan farklı sınıflandırılması gereken bir şarap, çok başarılı bir keşif...

ve gecenin son denemesi bir tatlı beyaz. Bana göre şaraptan çok bir likör. Ama yine de tatlı şarapları sevenlerin yüzünde gördüğüm keyif, mutluluk verici. Yapısında, yoğun olarak hissedebileceğiniz portakal ve elma aroması, damağınızda tam bir meyve şöleni yaşatıyor.

Tsantali'nin, Chalkidiki bölgesindeki bağları... Bu bağlarda yetişen üzümler, Akdeniz'in tüm karakteristik özelliklerini taşıyor. Yunanistan'ın Dünya şarap pazarına armağanı...


Biz her ne kadar, sadece beyazlardan denemiş olsak da, Tsantali'nin kırmızılarının da methini, Dünya basınında görebiliyoruz. Şarap dünyasında sayısız başarılara imza atmış Tsantali, organik tarıma çok önem veren firmalardan biri...

Şarap üretiminin yanısıra, bizim rakımızla kardeş içki olan Ouzo (Uzo okunur) üretiminde de çok önemli bir konuma sahip. Akropolis'i çağrıştıran şişe tasarımıyla oldukça şık bir ürün.
Şarap serüvenleri boyunca, Dünya basınında sıkça yeralan Tsantali, sahip olduğu değerleri, komşusuyla paylaşmaya hazırlanıyor. Yakın zamanda, tüm seçkin şarap butiklerinde ürünlerini bulabileceğiniz Tsantali'yi daha yakından tanımak isteyenler için 05-09 Temmuz tarihleri arasında, Yunanistan Şarap Turu düzenleniyor. İstanbul - Kavala- Selanik - Halkidiki - İstanbul güzergahında seyredecek olan gezide, Tsantali bağları ve şarap üretim tesisleri gezilecek, bol bol şarap tadımı gerçekleşecek. Bir taşla iki kuş vurmak isteyen gezgin şarapseverlere duyurulur...

Cuma, Mayıs 26, 2006

Çilekli Şarlot

Çileği çok seviyorum, özellikle de pastalarda kullanmayı. Çileğin aroması ve görsel güzelliğiyle, kendinizi yormadan harikalar yaratabiliyorsunuz. Ben Savoyer bisküviyi daha önce hiç denememiştim. Geçen gün bir müşterim istedi ve onun üzerine hemen denedim. Elbette glutensiz... İlk deneme için hiç de fena olmadı. Hemen savoyerlerimle ve sabah aldığım enfes çileklerle bir Şarlot yapmaya karar verdim. Bu pastanın görüntüsüne bayılıyorum. Adı bile bir havalı "ŞARLOT" ... Neyse lafı daha fazla uzatmadan savoyer reçetemize geçelim :
150 gr un (ben glutensiz un kullandım)
150 gr tereyağı veya margarin (yumuşamış)
150 gr pudra şekeri
1 yumurta
1 yumurta sarısı
1 paket vanilin
Önce tereyağını mixerde krema gibi oluncaya kadar (3-4 dk.) çırpıyoruz. Ardından pudra şekerini ilave edip 3 dk. daha çırpıyoruz. Yumurtayı ve yumurta sarısını ekleyip 3 dk. daha çırpmaya devam ediyoruz. Vanilin eklediğimiz unu, karışıma ilave edip biraz daha çırpıyoruz. Bu çıvık hamuru, krema torbasına alıp, yağlı kağıt serilmiş tepsiye, 1 cm eninde 6 cm boyunda ve aralarında en az 2 cm boşluk kalacak şekilde kurtçuklar sıkıyoruz. 180C derece ısınmış fırında, orta sıralarda, 15 dk kadar pişiriyoruz. Çok çabuk pişiyor, gözünüzü fırından ayırmayın. Bu ölçü ile 55-56 adet kadar Savoyer çıkıyor.



Soğuduktan sonra, kelepçeli kalıbın yanlarına ve tabanına, şekildeki gibi yerleştiriyoruz. İçine de tuzsuz lor peyniri (600 gr), pudra şekeri (300 gr) ve çilekten (200 gr) oluşan karışımı boşaltıp, düzgünce yayıyoruz. Benim savoyerlerim oldukça ince olduğu için, ıslatmadım. Eğer savoyerleriniz çok kalın ise, kalıba yerleştirmeden önce, çok kısacık süte batırıp çıkarın ve öylece kalıba yerleştirin. Üzerine çilekleri arzu ettiğiniz şekilde yerleştirin. Peynir soğuyup biraz katılaşsın diye, 2 saat kadar buzdolabında bekletin. Sonra kalıptan çıkarıp, hem dik durması için hem de görsel açıdan hoş durduğundan, belinden kalınca bir kurdele ile bağlayın (benim ki gelin gibi oldu). Bütün zorluğu Savoyer'leri yapıncaya kadar. Gerisi çok kolay. Çilek bitmeden deneyin. Afiyet olsun...

Çarşamba, Mayıs 24, 2006

Yemek Filmleri Festivali...


İzmir'de yaşadığım yıllarda, her türlü etkinliğin İstanbul'da yapılıyor olmasını içerler, gıpta ile takip ederdim. İlk kez, İstanbul'da olup, İzmir'deki bu etkinlik için çok karnım ağrıdı. Keşke orada olabilseydim, şehrimin iyot kokulu havasını soluyarak, üniversitemin düzenlediği "Yemek Filmleri Festivali"nde gösterilen tüm filmleri izleyebilseydim. İzmir'de yaşayan şanslı yemekçilerdenseniz, Ege Üniversitesi'nin 31 Mayıs'a kadar devam edecek olan festivalin programı için tıklayın . Festival süresince gösterilecek olan yemek filmlerini sizler için listeledim. Arşiv yapmak isteyenler için...
“Babette’s Feast (1987)”

“Politiki Kuzina (2003)”

“My Big Fat Greek Wedding (2002)”

“The Wedding Banquet (1993)”

“Eat Drink Man Woman (1994)”

“Zengin Mutfağı (1988) ”

“Vatel (2000)”

“The Discreet Charm of the Bourgeoisie (1972)”

“Super Size Me (2004)”

“The Cook, The Thief, His Wife and Her Lover”

“Chocolat (2000)”

“Like Water for Chocolate (1992)”

“Big Night (1996)”

“La Grande Bouffe (1973)”

Pazartesi, Mayıs 22, 2006

Koklamaya doyamadım salatası


Özden sirkeyi hiç sevmez, ben ise bayılırım. Zaten yemek ve mutfakla ilgili aramızdaki farkları saysam, "peki evlenecek ne vardı?" dersiniz. Ama hepsi o değil tabii :) Sirkeyi, evde biri sevip diğeri sevmeyince, haliyle salatalar hep limonlu yapılıyor. Limonlusu belki daha sağlıklı zaten ama, sirkenin tadı ve rayihası ile sofraya kattıkları da bir başka oluyor. Neyse, bugün öğlen kendime koca bir tabak dolusu sirkeli salata yaptım. İçine neler mi koydum. İstanbul'un mutfağıma eklediği en güzel şeylerden biri olan iceberg marul (çünkü İzmir'deyken hiç tanışmamıştık), salkım domates, taze nane, kornişon turşu, üzüm sirkesi ve sızma zeytin yağı. Sirke, taze nane ve turşunun rayihası birbirine karışınca tam da "koklamaya doyamadım salatası" oldu. İçim açıldı adeta, çok iyi geldi. Akşama da, bol fesleğenli, tatlı, sulu beyaz soğanlı ve nar ekşili bir tabak salata yapıp, balkonda tadını çıkarmayı düşünüyorum. Belki biraz patates haşlayıp, dün yaptığım pesto sosu ile birlikte yerim.
Bakalım...


20 Mayıs Cumartesi günü, bizim kızların gittiği yuvanın yıl sonu gösterisi vardı. Geçen yıl yapılan ve bizim için ilk olan gösteriyi hatırlıyorum da... Heyecandan neredeyse salona bir gece önceden gidecektik. Bu yıl utandık, o kadar erken gitmedik. Ama hata etmişiz. Çünkü ancak, en arka sırada yer bulabildik. Böyle olunca da çektiğim fotoğrafları hiç beğenmedim. Ahhh ah neeeerde benim Nikon T10'um... Neyse üstte gördüğünüz gelinciklerden sağdaki bizim Elif'imiz. Ne şekerler değil mi?


Bunlar da daha üst sınıfların hazırladığı "Pamuk Prenses ve 7 Cüceler" adlı ront. Kızlar duymasın, ama benim en beğendiğim buydu.


Bu şirin kelebeklerden de soldaki, bizim Yağmur'umuz... Günün sonunda baktık ki, bir yıl daha geçmiş, bizim cadılar büyümüş 4 yaşına gelmiş. 2 yıl sonra gerçek okul telaşı başlayacak...
Çoooook çalışmamız lazım çooook.

Pazar, Mayıs 21, 2006

Kitchen Confidential...

"Kitchen Confidential", cnbc-e kanalında Cuma akşanları saat 20:00 de yayınlanan biz dizi. Birkaç hafta önce vizyona girdi ama ben sadece bir bölümünü izleyebildim. New York'un sayılı restaurantlarından birinin mutfağında geçiyor. Ama hikayeler, bizim mutfağımızdakilerden çoook çok farklı :)

Perşembe, Mayıs 18, 2006

Kekik Hanım ile Biber Bey

Tanıştırayım, Kekik Hanım ve Biber Bey... Aramıza dün katıldılar. Henüz saksıya dikerken bile Kekik Hanım'ın kokusu etrafı şöyle bir dolaştı, dükkanın her yerine yayıldı. Yakında aralarına domates ve soğanlar da eklenecek. Saksıda çoban salata gibi olacaklar...

Çarşamba, Mayıs 17, 2006

İki renkli



Bugün iki renkli kurabiyeler yaptım. Her zaman yaptıklarımdan hiçbir farkları yoktu. Sadece vanilyalısı ile kakaolusu yanyana şekillendi. Ama sağolsunlar, müşterilerimin pek hoşuna gitti. Tepsiden servis tabağına almaya fırsat kalmadan hepsi satıldı. Bir müşterim ise, beni bu fotoğrafı çekerken yakaladı. Onlar internette meşhur olacaklar diye, özellikle o kurabiyeleri almakta ısrar etti. Hatta fotoğraf çekinceye kadar başımda bekledi. Bu kadar baskı altında, nasıl bir fotoğraf çıktıysa...
Efendim, kurabiyemizin tarifi şöyle:
350 gr. un
200 gr. nişasta
2 yumurta sarısı
250 gr tereyağı veya margarin (yumuşamış)
1 çay kaşığı karbonat
3-4 damla limon suyu
250 gr pudra şekeri
1 çimdik tuz
1 çay bardağı su
.......................................................
hamurun yarısına 25 gr kakao
diğer yarısına 1 paket vanilin
.......................................................
Yapılışı :
Kakao ve vanilin hariç tüm malzemelerle bir hamur yapın. Hamuru ikiye bölün ve bir yarısına kakao, diğer yarısına vanilin ekleyip ayrı ayrı yoğurun. Her bir hamuru tekrar ikiye bölün, bir ikili ile çalışırken, diğer bir kakaolu ve bir vanilinli parçayı buz dolabında saklayın (iyice yumuşamasın).
Spiral kurabiye:
Tezgahın üzerine temiz bir naylon serin, hamurun birini naylonun ortasına elinizle hafifçe bastırarak düzleştirin üzerine tekrar bir naylon örtün. Merdane ile 2 mm yüksekliğinde açın. Aynı işlemi diğer renk hamur için yapın. Hamurların eşit kalınlık ve büyüklüklerde açılmasına dikkat edin. Alta beyaz hamuru, üzerine kakaolu hamuru yerleştirip, elinizle hafifçe bastırarak hamurları birbirine yapıştırın. Tezgahtaki naylon yardımıyla rulo yapın. Rulonuz baştan sona eşit kalınlıkta olsun. Salam gibi şekil alınca tamamını naylona sarın 15 dk kadar buzlukta bekletin. Çıkarıp, 1 cm kalınlığında dilimleyin. Dilimleri yatay olarak tepsiye yerleştirin.
Dama kurabiye :
Dolaptaki hamurları 4'er parçaya bölün. Her bir parçayla eşit kalınlık ve uzunlukta silindirler yuvarlayın (bizim kızlar kurtçuk diyor). Yine naylon üzerinde bir kakaolu bir vanilinli, bir kakaolu bir vanilinli yanyan dizin. Hafifçe birbirlerine yapışmalarını sağlayın. Aynı işlemi biraz bastırarak üstten de uygulayın. Sonra, zıt renkler üst üste gelecek şekilde ikinci sıra hamurları yerleştirin. Yine hafifçe bastırarak birbirine yapıştırın. Tümünü naylona sarıp, biraz da naylonun üzerinden okşar gibi birbirine kaynaştırın (renkleri dağıtmadan). 15 dk buzlukta bekletin. Çıkarıp bıçakla 1 cm kalınlığında kesip yatay olarak tepsiye yerleştirin. 180 derece ısınmış fırında 45 dk pişirin. Soğuyunca servis yapın. Afiyet olsun.

Salı, Mayıs 16, 2006

Şenkliş



Lübnan mutfağına merak sardığımı daha önceki yazılarımda da belirtmiştim. Çok etli tarifler olmasına karşı, bir o kadar da lezzetliler. Florya'daki Fenicia (Fenike okunuyor) Restaurant'ta yediklerimi eve gelip tek tek denemeye çalışıyorum. Bu arada takıldığım yerleri de İzmir'de yaşayan Lübnanlı arkadaşım Chawkat'a (Şevket) danışıyorum.
Şenkliş, Lübnan ve civarlarına özgü bir salata. Aslında özel bir peynirle yapıyorlarmış. Maalesef restauranttaki arkadaşlar bilmiyorlardı, ben de Arapça bilmediğim için şefe soramadım. Ama sanırım bizdeki en yakını sert, Erzincan tulum peyniri olmalı. Ben de onunla denedim. Hiç de fena olmadı, ama bir dahaki sefere kekiğini daha fazla koymalıyım. Ölçü vermeyeceğim göz kararı herkes istediği kadar hazırlayabilir. Şenkliş'in malzemeleri şöyle:
Peynir (ben Erzincan tulum peyniri kullandım)
domates
kuru soğan
maydanoz
kuru kekik
zeytin yağı
Soğanları, çok minik minik kareler şeklinde doğrayıp, çok az tuzla ovuyoruz. Domatesleri de aynı boyda minicik küpler şeklinde doğruyoruz. İnce kıyılmış maydanozu ve zeytin yağını ekliyoruz ve hepsini karıştırıyoruz. Ayrı bir kapta peyniri ufalıyoruz, içine kekik ekleyip karıştırıyoruz. Peynir kekik karışımını, diğer karışıma ekleyip, şöyle hafifçe karıştırıyoruz (peynirler ıslanmasın). Servis tabağına alıyoruz.
Afiyet olsun.
Pek yakında, yine bir Lübnan spesiyali olan Maklube'yi yazacağım...

Kabak içinde otlu muffin



Tuzlu kekleri, tatlı olanlara tercih etmişimdir her zaman. Bu gün de, bir süredir denemek istediğim birşeyi denedim sizler için. Dolma yapacakmış gibi oyulmuş kabak içinde, bolca dereotu ve taze nane bulunan lezzetli ve sağlıklı bir muffin. Malzeme listesi şöyle :
(12 adet muffin için)
6 adet kabak
3 yumurta
200 ml yoğurt
100 ml. sıvı yağ
220 gr. un
1 paket kabartma tozu
1/2 demet dereotu
1/2 demet nane
Dolmalık kabakların kabuklarını soyup, ikiye bölüyoruz. İçlerini oyup, mücver için saklıyoruz : ) Bu arada mixerda, yüksek devirde 3 yumurtayı iyice çırpıyoruz. Devri düşürüp içine 200 ml yoğurdu ve hemen ardından 100 ml sıvı yağı ekliyoruz. Kabartma tozu ile birlikte elediğimiz unu ilave ediyoruz. Hemen ardından ince kıyılmış otlarımızı ekliyoruz. Tepsiye dizilmiş kabaklarımızın içine paylaştırıyoruz. Hamurun, kabaklardan birer parmak aşağıda olmasına dikkat edin ki kabarıp taşmasınlar. 180C ısınmış fırında en az 50 dakika pişiriyoruz. Bu süre muffinin pişmesi için uzun bile, ama kabakların da pişebilmesi için gerekli. Pişme kontrolünü kabağa kürdan ya da çatal batırarak yapabilirsiniz.
Bu tarife 100 - 150 gr kadar peynir de ekleyebilirsiniz, eminim çok daha lezzetli olur. Benim daha sonra aklıma geldi. Eğer kabaklarınız az ya da küçükse ve hamurunuz arttıysa, minik muffin kalıplarına taksim ederek değerlendirin, ziyan olmasın.
Afiyet olsun...

Ye#10 Çilekli Gazoz...



Biliyorum geciktim. Ama ne yapalım geç gelen bir ilham işte. Yarışmaya dahil olamazsa da canınız sağolsun. Ben yine de keşfettiğim bu güzelliği sizinle paylaşmak istedim. Bu ferahlatıcı içeceği, doğal ve lezzetli olduğu için çocuklara bile içirebilirsiniz. Bizimkiler bayıldılar. Önce denemek için sadece bir ölçü hazırlamıştım. Sonra çilekler bitinceye kadar devam ettik. Tarifimiz şöyle:
Çilekli Gazoz (1 kişilik)
6-7 adet olgun çilek
200 ml maden suyu
35 gr. toz şeker
1/2 limon suyu
Şeker, limon suyu ve çilekleri blenderdan geçiriyoruz ve süzüyoruz. İçine maden suyunu yavaşça ekliyoruz. Köpükler sönünce hafifçe karıştırıp servis bardağına alıyoruz. Bu kadar... Afiyet olsun.

Pazartesi, Mayıs 15, 2006

Mutfak Sırları (Anthony Bourdain)


Geçen gün, "pazar sabahları" başlıklı yazımda bahsettiğim kitabı bitirdim ama, sizlere yazmak bir türlü nasip olmadı. İster mutfakta vakit geçirmekten hoşlanın, isterseniz ben sadece restaurantta yerim deyin, isterseniz profesyonel bir aşçı olma yolunda olun, isterseniz kendi küçük mutfağınızın şefi, hepinizin okuması gereken bir kitap bu.
Adı "Mutfak Sırları", "aşçılık dünyasından mahrem maceralar" diye de bir not düşülmüş adının altına. New York'lu profesyonel bir aşçı olan Anthony Bourdain, 25 yıllık mutfak hayatını bu kitabı yazarak bizlerle paylaşmış. Sadece paylaşmakla kalmamış, bütün samimiyeti ve dürüstlüğüyle, sisteminden, ilişkilerine, jargonundan, argosuna, iyisi ve kötüsüyle yaşadığı herşeyi anlatmış. Hem de profesyonel bir yazar tadında.
Anthony'nin bu kitabı yazmaktaki amacı, ne kimseye yemek yapmayı öğretmek, ne de birilerini afişe etmek. Ama istemese de her ikisini çok tatlı bir dille başarıyor. Öyle ki kitapta adı geçen bazı kişi ve işletmelerin, kendisine sadece biraz sitem edeceklerinden emin. Ama daha fazlası değil. Ayrıca okuyan herkesin bu meslek ve mutfak adına birçok şey öğreneceklerinde de...
Anthony ve kardeşi, annesi ve babası gurme olan, ama kendileri hamburger ve koladan başka birşey yemeyen iki çocuktur. Tamamen yeme-içme üzerine organize edilmiş bir Fransa gezisine, istemeye istemeye anne-babaları ile birlikte katılırlar. Nefis yemeklerin yendiği lüx ve ünlü restaurantlara gidip, annelerini sinir edercesine her defasında hamburger ve kola isterler. Birkaç defa tekrarlanan bu duruma çok sinirlenen anne ve baba, birkez (ve sonkez) çocuklarını, gittikleri restaurantın önüne park ettikleri arabanın içine kilitleyip bırakırlar. Saatler süren çok keyifli bir yemek ritüeli sırasında, çocuklar, özellikle de Anthony, önce çok sinirlenir. Onlar için böylesine vazgeçilmez olan şey nedir anlam veremez. Ama sakin kafayla düşünmeye başlayınca, yemeğin insan hayatından ne kadar da önemli bir yeri olduğunu kavrar. İşte o an karar verir, aşçılık konusunda en iyilerden olacağına. O gün bugün kolları sıvar mutfağa girer ve bir daha da çıkamaz... Kesinlikle tavsiye ederim.
Kitapla ilgili birkaç profesyonel yoruma da yer vermek istiyorum:
"Mükemmel bir kitap. İnsanın ağzını sulandıran kocaman bir kase cips kadar baştan çıkarıcı." Daily Telegraph
"Stephen King romanlarından bile daha çekici." Sunday Times

Perşembe, Mayıs 11, 2006

Ebegümeci Graten



Ebegümeci, hemen her yerde yetişebilen, tarih boyunca bir çok sağlık sorununa şifa olmuş, hem çiçeği, hem de bitkisi kullanılabilen, çok bilinen bir ottur. Üzeri mor çizgili, pembe çiçeklerini hemen hepiniz görmüşsünüzdür. Güneşli ve kuru topraklarda yaşamayı sever. Çiçeklenip, kartlaşmadan yemekte fayda var.
Son zamanlarda İstanbul'un hakkını yediğimi kabul ediyorum. Görüyorum ki artık, İstanbul pazarlarında da yenilebilir otlar bulunmaya başladı. Ben yok yok diye şikayet ederken bu sene ne radikası kaldı pişirmediğim, ne kazayağı, ne ebegümeci. Eee daha ne isteyeyim ki... Darısı deniz börülcesinin başına. Artık ilkbaharda bilin ki her çarşamba bizde bir ot yemeği pişecek. Buyrun gelin hepbirlikte yiyelim.
Bu salı, iki demet ebegümeci aldım yine. Nasıl pişirmeli diye düşünürken, ne zamandır graten yapmadığımı ve ne kadar özlediğimi hatırladım. Şu malzemelerle hemen kolları sıvadım:
2 demet ebegümeci
200 gr arpacık soğan
10 adet kuru domates
beşamel sos için:
1 lt süt (soğuk)
3 yemek kaşığı pirinç unu (siz normal un kullanabilirsiniz)
1 yemek kaşığı tereyağı
üzeri için:
rendelenmiş kaşar peyniri
Teflon bir tencerede tereyağını eritip, pirinç ununu karıştırarak kavurdum. Ama renginin kararmasına izin vermeden. Mis gibi kokusu mutfağı sarınca, karıştırmaya devam ederek yavaşça soğuk sütü ilave ettim. Biraz beyaz biber ve tuz ekledim. Koyulaşınca altını kapattım, dinlenmeye bıraktım.
Bu arada çok az sıvı yağ ile, arpacık soğanları hafifçe pembeleştirdim. Onları bir tabağa aldım, aynı tavaya doğradığım ebegümeçlerini ve küçük doğradığım kuru domatesleri ekleyip kavurdum. Beşamel sosun yarısına, kavrulmuş ebegümeci ve kuru domatesleri karıştırdım. Yağladığım fırın kabına bu karışımı yaydım. Üzerine arpacık soğanları eşit olarak paylaştırdım. Beşamel sosun kalan yarısını üzerine ilave ettim ve kaşar peyniri rendesi ile tüm yüzeyi kapladım. 200 C ısınmış fırında 20 dakika alttan-üstten, 20 dakika sadece üstten pişirerek, fırınladım.
Annem her zaman beşamel sosla yapılan yemeklerde, yapanın pek bir etkisinin olmadığını savunur hatta savunmakla kalmaz, "Beşamel sosa pabucumu atsan, o da lezzetli olur" der. Belki de haklıdır, ne bilelim...

Salı, Mayıs 09, 2006

Mutfakta Sanat (Kitchen-art)

Fotoğraf çekmeyi çok severim. Ama her zaman mekanik bir fotoğraf makinesi kullandım ve hep öylesini savundum. Tabii bu benim teknoloji yobazlığımdan. Bunca zaman hiç de şikayetim olmamıştı, negatiflerden, film tab ettirmekten, albüm dizmekten. "Asla digital kamera almam" diye çok büyük laflar bile etmiştim. Ama Mart ayının 21. günü, yani bu blogu açtığım gün bir digital kameraya ihtiyacım olduğu kafama dank etti. Neyse digital dünyaya dahil olduğumdan beri gastronot için çekemeye başladığım yemek fotoğraflarının yanısıra yakaladığım ilginç enstantaneleri bir başka sayfada sizlerle paylaşmak istedim. Onun adı da Kitchen-art . Görmek isterseniz beklerim.

Sucukaki, kazayağı ve havuç...



Geçen hafta aldığım ve yarısı ile polenta yaptığım kazayaklarından kalan ile ne yapsam diye düşünürken, son günlerde bizim mutfağa sıkça uğrayan ilhamın fısıltısına kulak verip, heyecanla pişirilip, merakla yenen ve sonuca epeyce şaşırılan bir yemek yaptım. Yazmak bugüne kısmetmiş. Ama en zoru yemeğe isim verebilmek. Ben size malzemeleri sayayım siz ismini koyun ne olur... İçinde tabii ki kazayağı, havuç ve sucukaki var. Nedir bu sucukaki dediğinizi duyar gibiyim. Önce biraz dilbilgisi:
-aki eki Yunanca'da, bizdeki -cık, -cik gibi küçültme ekidir. Yani adının sonuna geldiği şeyi, küçük ve sevimli ifade etmeye yarar. Baharaki, Baharcık gibi... Bundan anlayacağınız üzere, sucukaki, sucukçuk demek. Bu köfteyi babaannem yapardı. Onunla birlikte toprak olmuş bir çok tarif gibi (ahhhh ah zamanında kıymetini bilememişiz) sucukakiyi de annemden teyid edip yaptım. İsimsiz yemeğimiz şöyle:
400 - 500 gr kıyma
1o-12 diş sarımsak (çok demeyin bu köftenin bütün özelliği burada)
1 yemek kaşığı kimyon
1 tatlı kaşığı karabiber
tuz
havuç
1/2 kg. kazayağı
1 yemek kaşığı domates salçası
Önce sucukakileri hazırlayalım. Kıymaya, dövülmüş sarımsakları (asla soğan kullanmayın) baharatları ve tuzu ekleyip yoğurun. Küçük top köftecikler haline getirin. Teflon tencereye biraz sıvıyağ ekleyip, köfteleri bu yağda her tarafı kızarana kadar arada bir karıştırarak pişirin. Onlar pişince, dilim dilim doğradığınız havuçları ekleyin biraz da havuçlarla çevirin. Doğranmış kazayaklarını ekleyin. Bir kasede, domates salçasını 1 bardak kadar sıcak suyla sulandırın, yemeğe ilave edin. Kaynadıktan sonra kısık ateşte havuçlar yumuşayıncaya kadar pişirin.
Afiyet olsun...

Osmanlı Mutfağı'ndan seçme lezzetler...




















Pazar günü, Türkiye Aşçılar Derneği'nin Feshane'de düzenlediği Osmanlı Mutfağı konulu etkinlikte, sergilenen yemeklerden bazıları... İlk resimde gördükleriniz, Hacı Abdullah Lokantası'nın meşhur turşuları. Meşe palamudu turşusu ve bütün olarak kavanoza nasıl sığdırdıklarını anlayamadığım karpuz turşusu çok ilginçti (her halde o karpuzu o kavanozda yetiştirdiler :D) İkinci resimde de fırın sütlaç, badem çorbası ve aşureyi görüyorsunuz. Sırayla, etli bulgur pilavı, uskumru dolması, Osmanlı Tabağı (ya da Vali Tabağı), Kuzu dolması ve mozaik süslenmiş somon balığı... Daha fotoğraflayamadığımız bir çok yemek vardı. Bana en ilginç gelenlerden, yakın zamanda şefimden duyduğum "bamya dolması". Tam Çinlilere göre, sabır işi... Ama çok nefis görünüyordu. Artık tadına baktıklarımı da denedikçe sizinle paylaşacağım.
y.n.: DİKKAT DİKKAT, SOMONUN AĞZINDAKİ ÇİÇEKLER HAVUÇTAN YAPILMIŞ...

Pazartesi, Mayıs 08, 2006

Dünden bugüne Osmanlı Mutfağı...


Dedim ya, dün çok hareketli ve lezzetli bir Pazardı. İşte bu güzelliklerden biri de, Türkiye Aşçılar Derneği'nin Feshane'de düzenlediği "Osmanlı Mutfağı" konulu etkinlikti. Şefimle konuşabilmek için erkenden gittim fuar alanına. Sayesinde çok sevdiğim ve yazılarını hevesle okuduğum Sn. Ahmet Örs'le ve araştırmalarıyla bize ışık tutan Sn. Turgut Kut ile tanıştım.
Giriş de küçük bir Osmanlı köşesi hazırlanmıştı ve bir kaç bakır sini içinde, örnek Osmanlı yemekleri sergileniyordu. İç pilavla doldurulmuş fırında kuzu mu ararsınız, üzeri nefis süslenmiş somon balığı mı? Etli pilavlardan, keşkek'e, badem çorbasından, irmik helvasına bir çok yemek görümlük olarak sergilenmişti. Neyse ki hepsi bu değil di, günün sonunda harika bir ziyafet çekildi...
Saat 14:00 ile 16:00 arasında, hem günümüz hem de Osmanlı Mutfak Kültürüne çok değerli katkıları olmuş gazeteci Sn. Ahmet Örs, Osmanlı arşivlerinden Osmanlı Mutfağına dair eserleri, risaleleri bulup, gün yüzüne çıkarmış Sn. Turgut Kut, akademik tezi vesilesi ile Osmanlı Mutfağını araştıran Doc. Dr. Arif Bilgin ve yurt dışından geldikten sonra Osmanlı yemeklerinin Dünya standardında servis edilmesi ve hak ettiği özeni görmesi için çok çaba sarfetmiş olan Sn. Vedat Başaran'ın katıldığı bir paneli dinledik ve çok şey öğrendik.
Panelin ardından, İstanbul'un seçkin restaurantlarının değerli şefleri tarafından hazırlanan Osmanlı yemeklerini tattık. Onlarca pilav çeşidi (Limonlu zencefilli, güllü pilav, v.s.), enfes et yemeklerinin lezzeti ve irmikli tatlıların görüntüsü (onları yiyemedim tabii ki), adeta büyüleyiciydi. Sıkıştırabildiğimiz aşçılardan tarifleri almayı başardık. Alamadıklarımızı da ustamızdan öğrendik.
Dün, gerek gördüğüm, gerek tattığım yemekleri tek tek deneyip sizlerle paylaşacağım. Dünü yansıtan fotoğrafları da yarın yazıma ekleyeceğim. Keşke sizler de orada olsaydınız...

Bu sene enginara doyamadım...

Geçen hafta Özden (eşim), maç uğruna İzmir'deydi. Biz gidemedik diye çok fesatlanmış olmalıyım herhalde ki, İstanbul'da herşey çok ters gitti. Neyse, iki gece bir gün süren, "iki cadı bir anne" serüveni sonrası, beni ancak Özden'in İzmir'den getirdiği bir çuval dolusu enginar sakinleştirdi. Geçen sene hiç yiyememiş olmamdan mıdır bilmem, bu sene enginara doyamıyorum. O da bildiği için sağolsun, Urla'ya uğradıklarında, bir enginar bahçesinden bagajı doldurmuşlar. Aman bi hora geçti ki sormayın. Gık demeden onca enginarı ayıkladım, dondurucuya attım. En körpelerinden de nefis bir "Enginarlı Bahar Pilavı" yaptım. Nasıl mı anlatayım. Annemin enginar dolması çok güzel olur, bayılırım. Ama takdir edersiniz ki enginarı ayıklamak hele bi de dolmalık ayıklamak çok zordur. Sağolsun annem bunca sene hep yaptı bize, ama artık yaş itibariyle sabrı yetmiyor o kadar enginarın içini ayıklamaya. Bize dolma yapmamanın verdiği vicdan azabı, yeni bir yemeğin doğuşu oldu annemim mutfağında. Yemeklik doğradığı (4'e böler) enginarları, bol kurusoğan, maydonoz, dereotu ve bol pirinçle birlikte zeytinyağı ile pişirir. Biraz amorf (şekilsiz) bir görüntüsü olsa da tadı tıpkı enginar dolması gibidir. Böylece bu yemek, hepimizi çok mutlu etti. Annem vicdan azabından kurtuldu, biz de dolmasızlıktan.
Ben de annemin bu yemeğini, hemşehrim enginarlarla içine biraz da safran katarak denedim. 2 büyük boy beyaz kuru soğanı (onlar her zaman daha sulu ve lezzetli oluyor) doğrayıp zeytinyağı ile birlikte tencereye koydum. Hiç kavurmadım. Ardından ayıklayıp limonla ovduğum enginarları ekledim. Bol maydonoz, dereotu ve ben bir de taze nane doğradım. 10 tane enginara, 2 su bardağı pirinci uygun gördüm, hemen ardından bir tutam safran, kararınca tuz, bir tatlı kaşığı şeker ilave ettim. Bütün malzemelerin üzerine 1/2 cm çıkacak kadar sıcak su ekleyip, çok çok kısık ateşte pişirdim. Bu pilavın özelliği, pirinçler tane tane olmadan biraz sulu bırakılması. Ben zeytinyağlıları daima oda sıcaklığında yemeyi severim ama sıcakken üzerine parmesan peyniri rendelerseniz çok daha nefis oluyor. Evet, aynı risotto gibi...
Eeeee fotoğrafı nerede demeyin ne olur. Fotoğrafını çekmeye kalmadan bitivermiş ben de anlayamadım. Üzülmeyin ben de bu enginar krizi gündemdeyken ilk fırsatta tekrarlayacağım.

Pazar sabahları...


Bu Pazar, oldukça renkli, hareketli ve lezzetli geçti. Yazacak o kadar çok şey var ki, hepsini bugün yetiştirebilir miyim bilmiyorum. Oldum olası Pazar günü yapmayı en çok sevdiğim iki şey, sabah ev ahalisi uyanmadan kalkıp, aslında kalkmayıp yatakta kitap okumak, bir de geç vakit, sevdiklerimle zengin bir kahvaltı etmek. Bu hafta her ikisini de yapabildiğim için çok mutluyum.
Sabah, bizim cadılar uyanıncaya kadar, büyük bir keyifle okuduğum (daha sonra sizlere de tavsiye edeceğim) kitabım, öylesine yemek pişirme hevesimi kabarttı ki, daha yataktan kalkmadan, bugün değişik birşeyler deneyeceğim dedim kendime. Yaklaşık bir saatlik okuma ritüeli, Elif'in maymun gibi yatağa atlamasıyla, korkuyla karışık sona erdi. Tabii bizim patırtımıza Yağmur da uyandı. Her gün mutlaka yaptığımız, sabah boğuşmamızdan kendimi zor kurtarıp, bir an önce kafamdakileri hazırlamaya koyuldum.
Henüz kızlar küçük olduğu, bizim de hiç ihtiyacımız olmadığı için, şarküteri ürünlerini çok seyrek tüketiyoruz. Ama o sabah nasılsa, evde az miktarda kokteyl sosis vardı. Dolapta onları görünce define bulmuş gibi sevindim. Çünkü uzun zamandır tasarladığım birşeyi deneyebilecektim. Çay demlenene, yumurtalar haşlanana kadar, yayvan bir kaseye 3 yemek kaşığı nohut unu (siz mısır unuyla da deneyebilirsiniz), 1 tatlı kaşığı kimyon, 1 çay kaşığı karabiber, 1 çay kaşığı karbonat, karbonatın aktive olması için üzerine birkaç damla limon suyu ve bir miktar suyla bulamaç hazırladım. İkiye böldüğüm tahta çöp şiş çubuklarının her birine yarıya kadar bir kokteyl sosis batırdım. Bol, kızgın sıvı yağda, çubuklarından tutarak, sosisleri iyice bulamaca buladım ve hemen yağa bıraktım. Çubuklarla birlikte yağa atmaktan hiç çekinmeyin. Ama sosisleri aralıklı olarak yağa bırakın, çünkü bulamaç oldukça kabarıyor. Altları kızarmadan çevirmeye kalkmayın dağılabilir. Altının kızardığını görünce, çubuğundan maşayla çevirip diğer tarafını da eşit olarak kızartın. Kağıt havlu ile biraz yağını alın ve tabağa servis yapın. Mutlaka sıcak yenmeli... Lolipopa benzeyen şekliyle çocuklar için oldukça cazip görünüyor.
Aynı uygulamayı, sert köy peyniri küpleriyle veya hafif haşlanmış küçük taze patates veya havuç dilimleri ile de yapabilirsiniz. Haşlanmış Karnıbahar ve brokoli de aynı bulamaç ile kızartıldığında çok leziz oluyor. Hatta bulamaça varsa biraz sarımsak tozu bile ekleyin.
Afiyet olsun...

Cumartesi, Mayıs 06, 2006

Komşuda pişer bize de düşer...

Atasözlerine konu olan enstantaneleri artık gerçek hayatta görmez olduk. Toplumsal yozlaşmadan şikayet edip dururken, bu yozlaşmanın önce kendi aile ilişkilerimizde başladığını, sonra komşuluk, dost, arkadaş, akraba ve giderek toplum geneline bulaştığını farketmeyiz. İnsanoğlu burnunun ucundakini görmezken, etrafında olup biteni eleştirerek kendini duyarlı insan sınıfa sokmayı erdem bilir. Oysa sadece eleştirmenin ya da şikayet etmenin bunca zaman kimseye bir fayda getirmediğini göremez.
Çevremizdeki ve tarihteki örnek komşuluk ilişkileri, hep münakaşa ile sürüp gitmiş ve bundan kimse bir fayda sağlamamış. İşte buna en güzel örneklerden biri olan Türk-Yunan komşuluğu, tarih boyunca konuşulmuş, saptırılmış, abartılmış. Her iki tarafın gelecek nesilleri, geçmiştekiler tarafından, tabiri caizse saçma sapan bir sürü hurafeyle doldurulmuş. Gereksiz ve tepeden inme bir düşmanlık öğretilmiş zorla. Dibimizdeki komşumuzu, düşman bellemişiz bunca yıl.
Benim ailemin iki nesil öncesi Yunanistan'dan göçmüş, İzmir'e yerleşmiş. Annem, Yunan radyosunun dinlendiği, aile büyüklerinin aralarında Yunanca konuştuğu bir evde büyümüş. Babam deseniz, vakti zamanında İzmir'de Müslümanlardan çok olan Gayrimüslim komşuların arasında... Ama bütün bunlara rağmen, birgün ablam karşılarına dikilip "Biz Yorgo ile evleneceğiz" dediğinde onlar bile karşı çıkmıştı. Tabii denizin diğer yakasında da Yorgo'nun ailesi...
Yorgo da, Kayseri'de doğan dedesinin Girit'e yerleşmesi ile adaya köksalan bir ailenin evladı. Belki O'nun dedesi ile bizim dedemiz aynı anda Ege Denizi'nde, ters istikametlerde giden iki geminin güvertesinde, gözgöze gelmişlerdir, bilinmez... Evinden, yurdundan zorla ayrılan bu iki ailenin kaderi, döndü dolaştı yine bir araya geldi ve ablam Papatya ile Yorgo, bu düşmalığa meydan okurcasına hayatını birleştirdi. Film gibi değil mi?
Yanlış hesaplamadıysam 10 yıldır, çok mutlu bir evlilikleri ve Maya adında dünya tatlısı bir kızları var. Zevk, hobi ve hayat görüşü olarak hayatımda gördüğüm en uyumlu çift onlar... Her ikisi de yemek kültürüne merak salmış insanlar. Dayısı profesyonel bir aşçı olan Yorgo, sanırım biraz da genlerin kudretiyle çok güzel yemekler yapıyor. Ablam da Maya'dan arta kalan vakitlerinde, benim de baskılarım sayesinde sizler için bir blog hazırladı. Sayfasının adı, "Komşuda pişer, bize de düşer". Bu tutkuyu O'na da bulaştırdığım için mutluyum. Eminim ilginizi çekecek, O'nun da dediği gibi zaman zaman tanıdık gelecek bir çok şey bulacaksınız sayfasında. Tavsiye ederim.

Cuma, Mayıs 05, 2006

Bugün Hıdrellez...



Gün içinde tarihle hiç işim olmamıştı. Nasılsa az önce dikkatimi çekti ve anımsadım. Bugün 5 Mayıs yani "Hıdrellez". Geceye adını vermiş, adının başına ermiş sıfatını almış Hızır ile İlyas'ın gecesi. İnanışa göre bereketin ve kısmetin simgesi olan Hızır, her zaman farklı kılıklarda çıkarmış insanların karşısına. Özellikle de Hıdrellez'de, Hızır'ın karşılarına kimin kılığında çıkacağı belli olmayacağı için her zamankinden daha cömert, daha yardımsever olurmuş insanlar. Hani belki karşılaştığımız Hızır'dır da cömertliğimiz karşılığında bizi mükafatlandırır diye... Çıkar dünyası işte, hiçbir zaman değişmeyecek... Cömertlik, yardımseverlik bir günle, bir geceyle sınırlı kalıp, bu kadarıyla evimize bereket getirecek diye düşünenler varsa, çok beklemesin bence. Bereketin ve kısmetin bizlerden beklediği daha fazlası...

Çocukluğumda Hıdrellez demek, sadece yılda bir kez, gece vakti sokağa çıkmamıza izin verilmesi demekti. Heyecanı bir hafta önceden başlardı. Ateş yakmak için, bir sürü çalı çırpı toplar, her zaman topladıklarımızın yetmeyeceğini düşünürdük. Biz evde akşam yemeğimizi yerken, sokağa çıkan ve ateşten atlamaya başlayan çocukların seslerini duydukça babamın gözünün içine bakar, "hadi siz de çıkın" diye işaret etmesini beklerdik. Annem, düşüp yanacağız diye yüreği pır pır, istemeye istemeye salardı bizi sokağa. Gece karanlığında sokakta olmanın verdiği heyecanla, annemin bütün gece perdenin arkasından bizi izlemiş olduğunu farketmez kendimizi yalnız zannederdik. Gözlerimizin içi alev alev yanıncaya kadar, ateşin üzerinden atlar, adeta -füme- olmuş vaziyette eve döner, saatlerce yıkanıp paklanır, ateşin son demlerinin tadını çıkaran daha özgür çocukları seyrederdik pencereden. O is kokusu günlerce çıkmazdı evlerden. Ama asıl eğlence ertesi gün olurdu. Aslında biz bu eğlenceyi sadece seyredenlerdik hep. Sepetini kapan pikniğe giderdi. Sazlı sözlü, çoluk çocuk kapının önünden geçen kalabalık aileler, gün boyu piknik yapmanın, haşlanmış yumurta ve taze soğan ikilisinin tadını çıkarırlardı.

Umarım, sizin de bu gece gül ağacına bağlayacağınız dileğiniz gerçekleşir. Ben şimdiden hepinize, bu güne kadar dilenmemiş tüm güzellikleri diliyorum...

Gluten'i bilir misiniz?


Elbette bilirsiniz, benimki de soru işte. Ne bileyim yazıya şöööyle çarpıcı bir başlık atınca daha etkili oluyor sanki. Yemekle, mutfakla, özellikle de hamurla ilgilenince, mecburen öğreniyorsunuz hamuru hamur yapan tüm özellikleri veren şeyi, yani "gluten"i. Ama bu sefer gluten, farklı bir şekilde girdi benim hayatıma ya da ebediyen çıktı demek daha doğru... Kısaltmaya çalışarak anlatayım.
Şu anda neredeyse 4 yaşını dolduracak olan ikiz kızlarımızın doğumundan hemen sonra metabolizmamdaki anormallikleri farkederek bir dizi tetkikten geçtim. Tam 10 ay süren yanlış ve gereksiz bir sürü, zor tetkikten sonra nihayet ve tesadüfen teşhis kondu. Şikayetlerimin sebebi Çölyak'tı. İngilizce'de Celiac, tıp dilinde gluten entropati diye geçen hastalığa (aslında henüz bir hastalık mı yoksa bir alerji mi belli değil) sebep olan etkense, gluten. Tek tedavi yöntemi de ömür boyu glutensiz beslenmek yani, ekmek, makarna ve bilimum unlu, irmikli ve bulgurlu yiyecekten uzak durmak.
Gluten, buğday, arpa, yulaf ve çavdarda bulunan bitkisel bir proteindir. Bu gluten, ben ve benim gibi çölyaklıların vücuduna girdiğinde bir takım alerjik reaksiyonlara sebep oluyor. Burada sizleri bir sürü keyifsiz sağlık problemi veya tıbbi terimle sıkacak değilim. Konu hakkında uzman kişilerden Prof. Dr. Tufan Kutlu'nun sankidergi'nin Mayıs sayısında çıkan Çölyak ile ilgili yazısı, ilgilenen herkesin okuması gereken bir yazı. Ben daha çok konumuz gereği, glutenden ve glutensiz beslenmekten bahsedeceğim.
Gluten, dedim ya hamuru hamur yapan şey, gerçektende öyle... Hamurun mayalanmasını, elastik bir hal alıp, yufka gibi açılmasını sağlayan tüm karakteristik özelliklerini veren şey.
Ben de, şu anda bir çoğunuzda olduğu gibi, ilk teşhis konduğunda durup düşündüm ve "ben şimdi ne yiyeceğim?" dedim. Her ne kadar oldukça zor, iradeyi zorlayan ve çok titiz olunması gereken bir diyet olmasına rağmen artık alıştım ve çok az şey yiyemediğimi biliyorum.
Hal böyle olunca ben kolları sıvadım, o kitap senin, bu web sitesi benim glutensiz dünyayı keşfetmeye başladım. Ve gördüm ki, bir çok şeyi glutensiz olarak da yapabilmek mümkün. Gıdadan, kozmetiğe, ilaçtan, temizlik malzemelerine kadar bir çok üründe kıvam arttırıcı olarak kullanılan ve en ucuz olduğu için tercih edilen buğday unu ve nişastası, asla aklıma gelmeyecek ürünlerin içinde karşıma çıktı. Böylece birçok gıda maddesini ve hatta kozmetik ürünlerini bile evde kendim yapmaya başladım ve gördüm ki, aslında çok daha sağlıklı olanı yapıyorum. Bütün bunlar bir nebze teselli oldu tabii.
Sözün kısası yaklaşık 3,5 yıldır bir sürü glutensiz reçete geliştirdim. Hatta bunları herkesle paylaşmak için bir de küçük dükkan açtım, adını da Miss Caramel koydum. Burada glutensiz kekler, pastalar, kurabiyeler ve daha neler neler yapıyorum.
Kıssadan hisse, ben hayatıma dahil olan bir olumsuzluğu, olumluya çevirmeyi başardım. Umarım herkes bunu, her zaman yapar. Sağlık ve sevgi, evinizden hiç çıkmasın...

Perşembe, Mayıs 04, 2006

Mantarlı, kazayaklı polenta...



Birkaç gündür blog aleminden uzak kalsam da mutfaktan uzaklaşamadım elbette. Pazartesi akşamı Elif biraz ateşlendi. Ben de işi gücü bir yana bıraktım, 3 gündür O'nunla birlikteyim. Gözümün önünde olmayınca içime sinmiyor. Yuvaya gitmedi haliyle, çok keyifsiz ve de iştahsız. Artık O'na bir yudum yemek yedirebilmek için mutfakta yapmadığım cambazlık kalmadı. Zaten çok iştahsız olan bir çocuk, üstüne bir de hastalanınca o da kalmıyor tabii. Ama dün o kadar ateşe ve iştahsızlığa rağmen yesin diye yaptığım sevdiği yemekleri yemek yerine, benim test ettiğim ya da ilk defa denediğim şeylerden yedi. Böylece anladım ki, yemez diye önyargıyla çocuklara vermediğimiz bir çok yemeği, belki de çok severek yiyecekler.
Lafı fazla uzatmadan dün denediğim bir yemekten bahsedeceğim. Ben polentayı çok severim. Bende gluten alerjisi başgösterdiğinden beri, glutensiz yaşamayı öğrendim ve reçetelerimi de ona göre hazırladım hep. (Gluteni daha etraflıca anlatacağım size...) İşte bu dönemlerde tanıştığım polenta, hep acil durum yemeği oldu benim için. Dün de, daha önce denemediğim bir çeşniyle denedim. Mantar, soğan ve kazayağı ile hazırladığım polentanın malzemeleri ve hazırlanışı şöyle:
250 gr. mısır unu
1 lt. su
1.5 tatlı kaşığı tuz
zeytinyağı
1 adet kuru soğan
500 gr. kazayağı
250 gr mantar
karabiber
kırmızı pul biber
Büyükçe ve derin bir tavaya biraz zeytinyağı ekleyin ve piyazlık doğradığınız kuru soğanı bu yağda hafifçe kavurun. Hemen ardından doğradığınız mantarları ekleyin, karabiber ilavesinden sonra, kuvvetli ateşte kavurun ki mantarlar fazla su salmasın. Ayıklayıp yıkadığınız ve suyunu süzdürdüğünüz kazayaklarını doğrayıp tavaya ekleyin. Hepbirlikte bir süre karıştırarak kavurun. Otlar solup, soğan ve mantarlar kavrulunca tavayı ateşten alıp soğumaya bırakın. Bu arada fırını 180C ye ayarlayın, ısınsın.
Derin bir tencerede, 1 lt suya tuzu ekleyip kaynatın. Su kaynayınca, bir yandan çırpma teliyle hızlıca karıştırırken, bir yandan da mısır ununu azar azar suya ilave edin. Mısır ununu önceden elerseniz topaklanmaya bir nebze engel olur ama, en önemli etken çok iyi karıştırmaktır. Bu karıştırma evresi hiç bitmeyecekmiş gibi gelebilir ama kısa zamanda kıvam aldığını göreceksiniz. Unun tamamı bitince bir süre daha hızla karıştırmaya devam edin. Polentanız iyice koyulaşınca ocaktan alın, tencerenin kapağını kapatın ve 15 dk kadar dinlendirin.
Fırın kabınızı hafifçe yağlağın, polentanın yarısını kabın yüzeyine eşit olarak yayın. Hazırladığınız kazayağı, soğan ve mantarlı içi eşit olarak üzerine ekleyin ve polentanın kalan yarısıyla, kabın üzerini tamamen kapatın. En üste biraz zeytinyağı ve kırmızı pul biberle hazırladığınız sosu gezdirip, elinizle hafifçe yüzeye dağıtın. Yaklaşık 40 dk. üzeri kızarıncaya kadar fırınlayın. Piştikten sonra servis yapmak için biraz ılınmasına izin verin.
Afiyet olsun.
Sıkça hazırladığım mısır unlu kekler, bana hep babaannemin yaptığı ve benim ölmeden bir türlü tam tarifini alamadığım "şakşak"ı hatırlatır bana. Şak şak adını kendisi koymuştu. Sizin için kesin tarifi öğrenmeye çalışacağım, umarım annem biliyordur. Ama özünde mısır unu ve suyla hazırlanan bir bulamaç var. Bulamaçın yarısı tepsiye yayılıyor, arasına ısırgan otlu bir iç ve üzerine bulamaçın kalan yarısı... Şak şak adını alışı ise, böreğe yapılan son müdahaleden. Zeytin yağı ve kırmızı biber karşımına batırdığınız ellerinizi bumaçın üzerine bastırarak düzleştiriyorsunuz ve gerçekten de şak şak diye sesler çıkıyor. Soğukken tavsiye etmem, ama sıcak sıcak, çayın yanında nefis oluyor.
Artık babaannemden orjinalini yeme şansım olmadığı için, deneye deneye reçetenin en yakınını bulmak bana düşüyor. Sağlıklı günler...

Pazartesi, Mayıs 01, 2006

Git git bitmez Baharat Yolu


www.sankidergi.net Mayıs sayısında "baharatlar" üzerine çıkan yazım...

Tarih boyunca insan oğlu hep, kendisinden uzak olana, zor ulaşabildiğine ilgi duymuş. Zaman zaman bu ilgi tutkuya, hırsa dönüşmüş, savaşlara sebep olmuş. Başlıktan da anladığınız gibi baharatlardan bahsedeceğiz. Vaktiyle uğrunda nice canların feda edildiği, nice ülkelerin zengin olduğu ve nicelerinin bu yolda yok olduğu baharatlardan…
İnsanların, baharat için bunca eziyete katlanmasının sebebi ve bir baharatı baharat yapan en önemli etken, o’nun bulunduğu bölgede kendiliğinden yetişmesi, insanı kendine çeken tadının ve kokusunun olmasıdır. Sınırlı bir bölgede yetişmesine rağmen Dünya’nın hemen her yerinden talep edilmesi, erken dönem tarihinden beri baharatı çoğu zaman altından bile daha değerli kılmış.
İnsanoğlunun, baharatları yemeklerde lezzet artırıcı olarak denemesi ve sonuçtan çok memnun olması, bu tutkuya başlangıç noktası olmuş. İnsana, hem tat, hem koku, hem de görüntü olarak keyif veren baharatlar, kısa zamanda kaynak noktalarından tüm Dünya’ya yayılmaya başlamış. Zamanla baharatların, sadece birer çeşni olmadığı, bir çok hastalığa derman olduğu ya da bazılarının antiseptik veya afrodizyak özellikleri anlaşılmış. Bugün bile bilinen birçok ilacın ilk reçeteleri, sofralarımızdan tanıdığımız baharatlardan oluşturulmuş. Tabii bu özellikleri, değerine değer katmış. Bugün bildiğimiz birçok baharatın anayurdu, Hindistan, Arabistan ve Güney Çin’dir. Avrupalı ve özellikle Romalı denizciler, Hindistan ve Çin seferlerinde baharatın tadını almış ve her gidiş gelişlerinde artan miktarlarda taşıyarak nam-ı diğer “Baharat Yolu”nu oluşturmuşlar. Bu baharatları, kendi ülkelerinde yetiştirmek isteyen akıllılar da çıkmamış değil. Ama doğa ana, çoğu zaman buna izin vermemiş. Baharat, iklim şartlarına göre, son derece karakteristik özellikler gösterdiği için, farklı topraklarda ya hiç yetişmemiş ya da çok farklı tat ve kokulara bürünmüş. Bu da, kaynağı olan ülkelerin bu pazarda tekel olmasına ve çok paralar kazanmasına veya çok savaşlara zemin olmasına sebep olmuş.
Günümüzde, özellikle ülkemiz için bazı baharatların unutulmaya yüz tuttuğu kesindir. Zengin bir mutfağa sahip olmamıza rağmen, Dünya’daki baharat çeşitliliğinden çok az faydalanabilen bizler, saymaya başladığımızda sayabildiğimiz baharat sayısı maalesef yirmiyi geçmez. Oysa, yüzlerce çeşidin bulunduğu, keşfedilmeyi bekleyen ne baharatlar var. Dünya mutfakları arasında baharatlardan en iyi şekilde faydalanmayı başaran Hintliler, birçok baharatın anavatanında yaşamalarının ve sihrini erken dönemde keşfetmelerinin yanı sıra, yemekte çeşniye çok önem veren bir damak yapısına sahipler. Baharat öyle sihirli bir şeydir ki, bugüne kadar farklı ülke mutfaklarında benzer yemeklerde, farklı baharat kullanımıyla, bambaşka lezzetler elde edilmiştir.
Yazının devamında birkaç baharatı detaylı olarak ele almak istedim. Ancak bildiğimiz, sofralarımızda kullandığımız baharatlardan mı, yoksa belki de adını bile duymadıklarımızdan mı bahsedeyim bilemedim. Belki de kullandıklarımızı bile sadece lezzet olarak tanıdığımız için, bildik birkaç tanesini ele almaya karar verdim.

Karabiber ( Piper Nigrum ) : Anavatanı güney Hindistan olan karabiber, zamanla Brezilya, Endonezya, Malezya ve Singapur’da da yetiştirilmeye başlamış. Bir dönem ülkemizin güney bölgelerinde de üretimi denenmiş olsa da pek başarılı olunamamış. Yıllık karabiber tüketimi 3 bin ton civarında olan ülkemiz, baharat ticaretinin önemli alıcılarından biridir.
Karabiber, tırmanıcı denilen türde bir ağacın meyveleridir. Henüz olgunlaşmamış meyvelerin, güneşte kurutulmuş ve öğütülmüş halidir. Beyaz biber dediğimiz ise, bildiğimiz karabiberle aynı baharat olup, meyvelerin tam olgunlaştıktan sonra kurutulup, kabuklarından arındırılması ve öğütülmesiyle elde edilir. Tadı hemen hemen karabiberle aynıdır. Beyaz olduğu için, özellikle pilavlarda veya beyaz soslarda daha çok tercih edilir. Ortaçağa ait bazı eserlerde, özellikle balık yemeklerine çeşni vermek için sarımsak, hardal ve koruk ekşisinin yanı sıra, karabiberin en uygun baharat olduğu belirtilir.
Ayrıca, öksürüğü iyileştirici ve balgam söktürücü özelliği vardır.

Anason (Pimpinella anisum) : Anavatanı Anadolu’dur. Akdeniz’de daha çok içkileri çeşnilendirmek için kullanılmıştır. Ferahlatıcı bir tadı vardır. Anasonun ana maddesi olan anethol denen yağ, rezene ve az miktarda dereotunda da bulunur. İştah açıcı, koku verici özelliklerinin yanı sıra, mide ve bağırsak gazlarını ve gereksiz fermantasyonu önleyici yanları da vardır. Türkiye’de en çok rakı yapımında kullanılır.

Karanfil (Syzygium aromaticum) : Ülkemizde yaygın olarak kullanılan karanfil, 2000 yıllık geçmişiyle Dünya’daki en genç baharatlardan biridir. Belki de en geç keşfedilenlerden. Yüksekliği 10-15 m.yi bulan, yaprak dökmeyen, pembe çiçekli bir ağacın, çiçekleri döküldükten sonra kalan kısmıdır. Kızıl kahve rengi, odunsu ve çiviye benzer şekliyle, dört taç yaprağından oluşur. Günümüzde çiçeklerinin sapları da, ikinci kalite karanfil olarak satılmaktadır. Acımsı ama çok ferahlatıcı bir tadı, keskin bir kokusu vardır. Antiseptik özelliğinden dolayı boğaz enfeksiyonları için üretilen ilaçlarda kullanılmış, öksürük, hıçkırık, kusma ve ağız kokuları için çözüm olmuştur. Su ile distilasyonu sonucu aromatik yağı elde edilir. Endonezya’da sigaralara aroma olurken, Avrupa’da turşu ve reçellere çeşni katmaktadır. Tropik Asya kökenli olan bu baharat, yaygın olarak kullanıldığı Türk mutfağında çok önemli bir yere sahiptir.

Safran (Crocus sativus) : Hala bile Dünya’daki en pahalı baharat olan safran, muhtemelen ilk olarak Anadolu’nun Akdeniz’e bakan güney yörelerinde görülmüştür. Mor mor açan safran çiğdemlerinin tepeciklerinin, tek tek elle, çok zahmetli bir şekilde toplanması değerini arttırmaktadır. MÖ 700 yılında yazılmış olan İlyada’da adı geçen safran, Santorini yanardağı patlamadan önce Ege’de de biliniyordu. Daha çok renk ve koku verici olarak kullanılan safranın yaşına göre verdiği renk sarıdan kırmızıya kadar değişebilir, zaman içinde kumaş boyamak için kullanılmıştır. Kokusuna değil ama rengine muadil olarak düşünülen haspir uzun süre safran yerine kullanılmış olsa da, bizdeki zerdeçal gibi, asla safranın yerini tutmamıştır.

Kimyon (Cuminum cyminum) : Anavatanı doğu Akdeniz ve Ortadoğu olan kimyon, kişniş gibi batıdan doğuya yayılan ender baharatlardandır. Mezopotamya’daki varlığı M.Ö. 14. yy.’a kadar dayanır. Kimyonu, Milattan sonraki son yüzyıllarda tanımış olan Hindistan, bugün özellikle tavuk yemeklerinde asla vazgeçemediği gibi, kimyona ilgi duyan ender doğu ülkelerinden biridir. Yabani olarak Akdeniz’de yetişmeye başlayan kimyon, günümüzde birçok Avrupa ülkesinde yetiştirilmektedir. Humuslu ve kireçli toprakları sever, kökleri toprağın çok derinlerine ulaştığı için uzun süre susuzluğa dayanabilir. Bizim mutfağımızda daha çok kırmızı ete kakıştırıldığı gibi, çok eski kaynaklarda kabuklu deniz ürünlerine sos yapımında yoğun olarak kullanıldığından bahsedilmiştir.

Tarçın (Cinnamomum zeylanicum) : Kimi metinlerde kökeninin Güney ve Güneydoğu Asya olduğu belirtilse de, tarçının Akdeniz’de çok erken dönemlerde kullanıldığı kesin olarak bilinir. Özellikle Mısır’da, mumya yapımında yaygın olarak kullanılan tarçın, Mısırlı bilimciler tarafından sık sık “kafur”la da karıştırılmıştır. Yüksek gövdeli, yaprak dökmeyen, dayanıklı bir ağaç olan Cinnamomum zeylanicum’un gövde kabuklarından üretilir. Tadı acı, kokusu keskin ve uzun sürelidir. Aynı ağacın meyveleri de yoğun tarçın kokusuna ve tadına sahip olduğu için dönem dönem tarçın yerine de satıldığı olmuştur. Sadece bizim ülkemizde değil neredeyse tüm Dünya’da çok yoğun olarak kullanılan bir baharattır.

Haşhaş (Papaver somniferum) : Kökeni Avrupa’nın Akdeniz kıyıları olan Haşhaş, kimyon ve kişniş gibi, yavaş yavaş doğuya yayılmıştır. Baharatın lezzet artırıcı özelliğinin yanı sıra insan sağlığına faydalarına en güzel örnektir. Tıpta ve farmakolojide en yaygın olarak kullanılan doğal malzemelerden biridir. Güzel bir çiçeği olan haşhaş yumrusundan, haşhaş tohumu denilen çok küçük taneli kuru tohumlar ve haşhaş sütü ya da afyon dediğimiz sıvı elde edilir. Haşhaş tohumu çok eski zamanlardan beri ekmeklerin üzerine serpilerek tüketilirken afyon, ilaç sektörünün en önemli yapıtaşlarından biri olmuştur. Özellikle Avrupa ülkelerinde, morfin ve eroine olan yoğun ilgiden dolayı, haşhaş üretimi talebi uç noktalara ulaşmış ve hemen her ülkede devlet kontrolü altında üretilmesine izin verilmiştir.

Bahsettiğimiz, adını en sık duyduğumuz ya da mutfağımızda sıkça kullandığımız baharatlar, bu ailenin çok ama çok küçük bir parçasıdır. Bunların arasında adını hiç duymadıklarımız olduğu gibi, günlük hayatımızda çok yoğun olarak kullandığımız ve belki de alıştığımız baharat formunda olmadıkları için baharattan saymadıklarımız var. Şeker, kahve, kakao, çay, damla sakızı, soğan, sarımsak, tütün ve maydanoz bunlardan sadece bir kaçı. Bu yazı sayesinde sonsuz bir aleme adım atmış bulunuyoruz. Bu alemde dilediğiniz kadar gezmek, son derece egzotik aroma ve tatlarla karşılaşmak sizin elinizde.

Free Web Site Counter
Website Counter